Kaynak görüntüyü göster

T.C.
İZMİR
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
9. HUKUK DAİRESİ

DOSYA NO   : 2019/2343
KARAR NO : 2019/1223

TÜRK MİLLETİ ADINA İSTİNAF KARARI

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ                : İzmir 15. İş Mahkemesi
DAVANIN KONUSU      : TESPİT(İşe iade İstemli)
İlk derece mahkemesince verilen karara karşı davacı vekilince istinaf kanun yoluna başvurulmuş ve istinaf incelemesi yapılmak üzere Dairemize gelmiş olmakla dosya incelendi, yapılan müzakere sonunda gereği düşünüldü;
TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARININ ÖZETİ:
İDDİA: Davacı vekili dava dilekçesi ile; davacının davalıya ait iş yerinde tarihleri arasında boya operatörü olarak çalıştığını, 14.11.2018 tarihinde işbaşı yapan davacıya yarım saat sonra işten el çektirilerek 20 işçiyle beraber iş kıyafetlerinin çıkarılmasının söylendiğini, daha sonra fabrika müdürünün işçilere şirketin karar aldığını, bundan sonra kendileri ile çalışmayacaklarını, birazdan teker teker çağrılarak kendilerine verilecek evraklara imza atarak tüm haklarını alacaklarını, bu haliyle iş sözleşmelerinin feshedileceğinin söylendiğini, davacının söz konusu evrakı imzalamadan önce okumak istediğini, ancak 3 işveren yetkilisinin bulunduğu odada imzalamadığı taktirde başka hiçbir hak alamayacağı, ancak bu şekilde hakkını alabileceği söylenerek baskı altında evrakların imzalatıldığını, dışarı çıktığında diğer arkadaşlarından söz konusu evrakların ihtiyari arabuluculuk anlaşması olduğunu, sadece kıdem ihbar tazminatlarının kendisine ödenerek işten çıkarıldığını duyduğunu, ihtiyari arabuluculuk anlaşmasında adı geçen arabulucuyu hiç görmediğini, imza atarken bile neye imza attığını öğrenemediğini, evrakların içeriğinde davacı söylememesine rağmen sanki onun ağzından çıkmışcasına yazılan ifadeler kullanıldığını, somut olayda işverenin haksız ve geçersiz feshi söz konusu olup, karşılıklı anlaşma veya davacının işten ayrılma iradesi bulunmadığını, kaldı ki ikale teklifinin işverenden geldiği durumlarda işçilik alacaklarının yanında işçiye ek makul yarar sağlanması gerektiğini, oysa davacıya ek makul yarar sağlanmadığını, tersine iradesi dışında işverence zorunlu olarak verilen ücretsiz izinlerin ücretli izin olarak bordrolandığını ve davacının işverene 5.136 TL borçlandırılarak alacaklarından kesinti yapıldığını, aynı gün 20 işçiyle aynı şekilde ihtiyari arabuluculuk anlaşmalarının yapılmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu iddia ederek fesih işleminin geçersizliğinin tespiti ile davacının işe iadesine ve mali sonuçlarına karar verilmesini talep etmiştir.
SAVUNMA: Davalı vekili cevap dilekçesi ile; müvekkili şirket ile davacı arasında 14.11.2018 tarihinde yapılan ihtiyari arabuluculuk görüşmesinde tarafların davacı tarafından işe iade davası açamayacağı konusunda açık ve tam bir uzlaşmaya vardığından hukuki yarar yokluğu nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerektiğini, zira HUAK’nun 18/5 maddesinde arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması halinde üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz, şeklinde düzenleme bulunduğunu, HUAK Yönetmeliği’nin 21/7 maddesinde de aynı düzenlemenin yer aldığını savunarak davanın dava şartı sebebiyle usulden reddine karar verilmesini talep etmiştir.
İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ: “Mahkememizce yapılan yargılama sırasında davacının SGK kayıtları ile davalı tarafça ibraz edilen işyeri kayıtları incelenmiş, tarafların gösterdiği tanıklar dinlenmiştir. Davacı tarafından açılan dava, davalı işverenin yaptığı iş akdinin feshi işleminin geçersizliğinin tespiti ile işe iadeye ve mali sonuçlarına karar verilmesine ilişkindir.Davalı taraça sunulan 14.11.2018 tarihli İhtiyari Arabuluculuk Son Tutanağının incelenmesinde, tarafların(davacı) ve AŞ olduğu, uyuşmazlık konusunun işçi işveren uyuşmazlığı (alacak, tazminat ve işe iade) olarak belirtildiği, içeriğinde AŞ vekilinin müracaatı üzerine işçinin 13.11.2018 tarihinde iş akdinin feshinden sonra taraflarla 14.11.2018 tarihinde arabulucu öncülüğünde tarafların da oluruyla işverenin Ege Serbest Bölgesi Şubesinde bir araya geldikleri, tarafların uyuşmazlığın arabuluculuk yoluyla giderilmesini talep ettiklerini beyan ettikleri, müzakereler sonucunda anlaşmaya varıldığı, işçinin iş akdinin işveren AŞ tarafından feshedildiği, taraflar işçinin tarihleri arasındaki çalışmasına karşılık olarak ihbar tazminatı, kıdem tazminatı, aile yardımı, çocuk yardımı, ikramiye, yakacak yardımı, yıllık ücretli izin bedeli, fazla mesai ücreti, hafta tatili ücreti, ulusal bayram genel tatil ücreti, bakiye ücret alacağı ve prim bedelinin toplam TL olduğu ve bu bedelin ödenmesi karşılığında tüm hakların tam ve noksansız olarak alınmış olacağı konusunda anlaştıklarını beyan ettikleri, işverenin TL’yi işçiye Garanti Bankası Basmane Şubesindeki maaş hesabına en geç 23.11.2018 tarihine kadar yatırmak suretiyle ödeyeceği, işverenin işçinin işten çıkış kodunu işsizlik sigortasından yararlanacağı şekilde kod 4 olarak kodlayacağı, işçi yukarıda zikredilen bedel ve işbu anlaşma mukabilinde herhangi bir işe iade davası açmayacağını beyan ederek son tutanağa bu hususun da yazılmasını istediğini beyan ettiği, iş bu anlaşma karşılığında işe iade davası ve yukarıda zikredilen alacak kalemlerine ilişkin herhangi bir tazminat ve alacak davası açmayacağı, işverenin de işçiye herhangi bir dava açmayacağı hususlarına yer verildiği görülmektedir.6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 18. maddesinin 5. fıkrasına 7036 sayılı Kanunla eklenen yeni düzenlemeye göre, “Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz.” Bu hüküm Kanunun gerekçesine göre, “dava açma yasağı” olarak nitelendirilmektedir. Kanunda dava açma yasağının hukukî niteliği, bu yasağa rağmen dava açılması durumunda bunun sonucunun ne olacağı ve dava açma yasağının istisnalarının olup olmadığı düzenlenmemiştir. Anlaşma belgesinin ilâm niteliğinde belge sayılacağı hükmünden (HUAK m. 18) hareketle artık anlaşılan hususlarda tarafların dava açma ihtiyacının ortadan kalktığı söylenebilir. Bu sebeple dava açma yasağı, dava şartlarından olan hukukî yarar bulunması (HMK m. 114/1, h) şartının özel bir görünümüdür, daha açık bir ifadeyle özel bir dava şartıdır. Dava açma yasağının istisnaları da bulunmaktadır. Arabuluculuk faaliyeti sonunda düzenlenen anlaşma belgesinin borçlar hukuku sözleşmesi niteliği de dikkate alındığında, aynı uyuşmazlık hakkında, özellikle bu belgenin sahteliği, anlaşmanın irade fesadı hâlleriyle sakatlandığı, anlaşmanın geçersizliği gibi durumlarda dava açılabileceği kabul edilmelidir.7036 sayılı Kanunla eklenen dava açma yasağına ilişkin madde gerekçesi şöyledir “6325 sayılı Kanunun 18 inci maddesine eklenen beşinci fıkra ile, arabulucu huzurunda anlaşılması halinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağı hüküm altına alınmaktadır. Anlaşılan hususların bilahare dava edilemeyeceği dikkate alındığında arabulucu tarafından düzenlenecek ve taraflar ve varsa temsilcileri veya avukatları tarafından imzalanacak anlaşma tutanağında “anlaşılan hususların” net bir şekilde ortaya konulmasında zorunluluk bulunmaktadır. Örneğin işçi ve işveren tarafı kıdem ve ihbar tazminatı ile fazla mesai ücreti konusunda anlaştıklarında arabulucunun bu kalemleri ayrıca ve açıkça tutanağa bağlamasında fayda görülmektedir. Anlaşma tutanağının içeriğinden “anlaşılan hususlar” net bir şekilde görülebilmeli ve bilahare dava açma yasağına tabi olan bu hususlar tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça tespit edilebilmelidir.” Görüldüğü üzere, söz konusu hükmün gerekçesinde, dava açma yasağının sebebi veya sonuçları açıklanmamış, sadece arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşılan hususların açık ve net olması gerekliliğine vurgu yapılarak dava açma yasağının kapsamının belirlenmesi anlamında açıklama getirilmiştir. Dava açma yasağının kabul edilmesinin ilk gerekçesini, arabuluculukla ilgili yapılan düzenlemelerin temel gerekçesinden çıkarmak mümkündür. Arabuluculuğa ilişkin yeni düzenlemelerin temel gerekçesini, daha az masrafla ve daha kısa zamanda uyuşmazlıkların çözüme kavuşturulması, başka uyuşmazlıkların doğması engellenerek uyuşmazlıkların temelden çözümlenmek suretiyle sosyal barışa katkı sağlanması şeklinde özetlemek mümkündür. Bu genel gerekçeden hareketle arabuluculuk faaliyeti sonucunda anlaşmaya varılması hâlinde, uyuşmazlığın tarafların iradeleriyle çözüme kavuşturulduğu kabul edilmiş ve artık mahkemelere bu uyuşmazlığın tekrar yansıtılmaması amaçlanmıştır. Bunun sonucunda da, uyuşmazlıkların temelden çözümlenerek tarafların barışması, aynı konuların mahkeme önüne tekrar getirilmemesi sağlanmış olacaktır. Dava açma yasağının kabul edilmesinin ikinci gerekçesi, anlaşmanın taraflar açısından bağlayıcı olması noktasında bulunabilir. Kural olarak, arabuluculuk faaliyeti sonunda yapılan anlaşmanın taraflar için bağlayıcı olması sebebiyle (anlaşmanın iptali veya geçersizliğine sebep olabilecek ya da anlaşmanın sahteliği ve benzer hâllere ilişkin davalar dışında) konusu, tarafı ve sebebi aynı olan bir uyuşmazlık hakkında artık dava açılamayacağı belirtilmiştir. Bu anlamda dava açma yasağının bir diğer gerekçesi ise tarafların kendi iradeleriyle buldukları çözümün ve yaptıkları anlaşmanın bağlayıcı olması sebebiyle artık aynı konuda bir uyuşmazlığın doğmayacağıdır. Hatta bu bağlayıcılığı bir anlamda sağlamak amacıyla mahkemeden icra edilebilirlik şerhi alınmak suretiyle ilâmların icrasına ilişkin hükümlere tâbi olması ya da şartları varsa doğrudan bu anlaşma belgesinin ilâm niteliğinde belge kabul edilmesi söz konusu olmuştur (HUAK m. 18). Böylece, daha önceden yaşanan uyuşmazlık için veya çözüm anlaşmasının ifası için tarafların dava açmasına da gerek kalmamaktadır.
Ancak yukarıda belirtildiği üzere dava açma yasağının mutlak biçimde kabul edilmesi düşünülemez. Arabuluculuk faaliyeti sonucunda anlaşmaya varılması durumunda anlaşma belgesi düzenlenmiş ve anlaşmaya varılan hususlar açık ve net bir şekilde ortaya konmuş olsa da, yine de çözümlenen uyuşmazlık hakkında dava açılmasının mümkün olduğu çeşitli ihtimaller bulunmaktadır. Bunlardan ilki anlaşma belgesine karşı ileri sürülebilecek irade fesadı hâlleridir. Bu durumda anlaşmaya varılan hususlarla ilgili olarak bu sözleşmenin iptali Türk Borçlar Kanunu (m. 30 vd., m. 39) hükümleri çerçevesinde talep edilerek dava açılabilir. Elbette anlaşma belgesinin ehliyetsizlik, emredici hukuk kurallarına, kamu düzenine, ahlaka, kişilik haklarına ve şekle aykırılık gibi sebeplerle mutlak butlanla sakatlanması da düşünülebilir. Böyle bir durumda butlanın tespiti mahkemeden istenebilir. Bu anlamda, Türk Borçlar Kanunu’nun 27. maddesindeki kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmelerin kesin hükümsüzlüğüne dayanılabilir. Aşırı yararlanmanın koşulları varsa bu konuda da mahkemede dava açılabilir (TBK m. 28). İkinci ihtimal, arabuluculuk faaliyeti sonucunda anlaşmaya varılması durumunda düzenlenen anlaşma belgesinin sahteliğinin ileri sürülmesidir. Anayasa Mahkemesi’nin Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’na ilişkin kararında da aynen, “Yine, icra edilebilirlik şerhi verilmesi sürecinde hata, hile ve ikrah gibi irade fesadı halleri taraflarca ileri sürülebilecektir. Aynı şekilde, icra edilebilirlik şerhi verilen anlaşmanın ilam niteliğini taşımaması, bir başka ifadeyle maddi anlamda kesin hüküm niteliğine sahip olmaması gibi hususların da genel hükümler çerçevesinde ileri sürülmesi her zaman mümkündür.” denilmek suretiyle vurgulanmıştır (AYM 10.7.2013, 2012/94, 2013/89; RG 25.1.2014, S. 28893)
Bu açıklamalara göre somut olay değerlendirildiğinde, davacının iş akdinin 13.11.2018 tarihinde işveren tarafından feshedilmesinden sonra 14.11.2018 tarihinde ihtiyari arabuluculuk tutanağı düzenlenmiş, taraflar işverenin TL tutarındaki işçilik alacaklarını en geç 23.11.2018 tarihine kadar işçinin banka hesabına ödemesi, bunun karşılığında işçinin de işe iade davası açmayacağı, işverenin de başka bir dava açmayacağı konusunda anlaşmaya varmışlar ve her iki taraf da ihtiyari arabuluculuk tutanağını imzalamıştır. Ancak davacı işçi, ihtiyari arabuluculuk sırasında iradesinin fesada uğratıldığını iddia etmektedir. 4857 sayılı İş Kanununun, 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 01.01.2018 tarihinde yürürlüğe giren 11. maddesi ile değişik20/1 maddesindeki “İş sözleşmesi feshedilen işçi, fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde işe iade talebiyle, İş Mahkemeleri Kanunu hükümleri uyarınca arabulucuya başvurmak zorundadır. Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamaması hâlinde, son tutanağın düzenlendiği tarihten itibaren, iki hafta içinde iş mahkemesinde dava açılabilir.” şeklindeki düzenlemeye göre işçinin işe iade davası açabilmesi oldukça kısa tutulan hak düşürücü süreye bağlanmış olup, niteliği gereği yargılamanın kısa sürede sonuçlandırılması gereken dava türlerindendir. Yukarıda açıklandığı üzere dava açma yasağının dava şartı olma özelliği de nazara alındığında, davacı işçinin arabuluculuk anlaşma tutanağını irade fesadıyla imzaladığı yönündeki iddiasının, ayrı bir iptal davası açmak yerine, işe iade davası sırasında ön mesele olarak çözümlenmesine engel bir durum yoktur. Örneğin işçi alacakları davasında sunulan ibranamenin baskı altında alındığı iddia edilerek geçersizliği ileri sürüldüğünde bu husus işçi alacakları davasında da değerlendirilmektedir. Yine 6100 sayılı HMK’nun 24/2 maddesindeki tasarruf ilkesi gereğnce “Kanunda açıkça belirtilmedikçe, hiç kimse kendi lehine olan davayı açmaya veya hakkını talep etmeye zorlanamaz.”
Yukarıda açıklanan nedenlerle öncelikli sorun olarak davacının irade fesadı iddiasının değerlendirilmesi gerekmektedir. Davacı tanığı kendi beyanlarından davacı gibi ihtiyari arabuluculuk tutanağı imzalayıp işe iade davası açtığı ve davacı ile menfaat birliği içinde olduğu, ihtiyari arabuluculuk tutanağı imzalayan işçilerden sadece kendisi ve davacının işe iade davası açtığını beyan ettiği, davacı tanıklarının arabulucuk sürecinde davacının birebir yanında olmadıkları, davacı tanığı kendisinin arabuluculuk süreci ile ilgili olarak yaptığı açıklamalarda tutanak imzalandığı taktirde bu tutanakta belirtilen dışında başka bir hak alamayacağının, işe iade davası açamayacağının söylendiğini, paraya ihtiyacı olduğu için tutanağı imzaladığını, tutanağa imza atmayan 2-3 işçinin olduğunu beyan ettiği, davalı tanıkları da o gün yapılan arabuluculuk görüşmelerinde işveren yetkililerinin işçilere kıdem tazminatlarının ne kadar tuttuğunu söyleyip bunların ödeneceğinin iletildiğini, bu teklifi kabul eden işçiler olduğu gibi kabul etmeyen işçilerin de olduğu, tutanakların birer örneğinin işçilere verildiğini beyan etmişlerdir. Buna göre ispat yükü üzerinde olan davacı işçi tarafından ihtiyari arabuluculuk tutanağını irade fesadı altında imzaladığı ispatlanamamıştır. Davadan önce taraflar arasında yapılan ihtiyari arabuluculuk faaliyeti sonunda “işverenin işçiye….. TL işçilik alacağı ödeyeceği, işçinin de işe iade davası açmayacağı” konusunda anlaşmaya varıldığından, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağından, davacı tarafından açılan işe iade davasının reddine karar vermek gerekmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm kurmak gerekmiştir.” gerekçesiyle;
“Davanın REDDİNE, ” şeklinde karar verilmiştir.
İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ:Davacı vekili istinaf dilekçesi ile; davalı iş yerinde uzun yıllardır ve halen işveren ile bağımlılık ilişkisi içinde şef konumunda halen çalışmakta olan doğruyu söylemekten kaçınan davalı tanıklarının beyanları yerine iddialarını doğrulayan davacı tanıklarının beyanlarına itibar edilmesinin iş hukuku yargılamasının niteliği ve işçi lehine yorum ilkesi gereği olduğunu, zira yazılı belgelerin eksiksiz tanzimi yetkisi ve görevinin davalı işverende olduğunu, bu yükümlülüğü gereği gibi yerine getirmeyen, yönetim hakkını usul ve yasaya uygun kullanmayan davalı işverenin himayesinde halen çalışan ve işverenle menfaat birlikteliği bulunan davalı tanıklarının savunma ile çelişen, gerçeğe aykırı beyanlarından ziyade tanıklarının beyanları dikkate alınması gerektiğini, dinlenen tanık husumetli olduğu belirtilmiş olsa da, Mahkeme huzurunda dinlenen tanıkların salt husumetli olduğundan bahisle itibar edilemeyeceği görüşünün artık istinaf daireleri tarafından terk edilmiş eski bir görüş olduğunu, tanıklarının davalarının bulunmalarının herhangi bir etkisi olmayacağını, davası dahi olsa tanıkların ifadelerine itibar edilmesi gerektiğini, salt davaları olduğundan bahisle ifadelerine itibar edilmemesinin tanıkları ön yargılı olarak yalancı konumuna düşürmek anlamına geleceğini, somut olay bakımından da, davalı tarafça tanıkların gerçeğe aykırı beyanda bulundukları yönünde herhangi bir iddia sürülmemiş olmakla, iş yeri çalışma düzenini en iyi şekilde bilebilecek ve davalı iş yerinde uzun yıllar boyunca çalışmış olan tanıklarının ifadelerine itibar edilerek hüküm kurulmasının doğru olacağını, müvekkilinin ve birlikte çıkarıldıkları diğer işçilerin iş sözleşmelerinin 13.11.2018 tarihinde, işçilerin dahi haberi olmadan davalı işverence ihbar önellerine uyulmaksızın feshedildiğini, ertesi gün 14.11.2018’de normal saatlerinde gelip işlerine başlayan işçilerin 1 saat kadar çalıştırıldıktan sonra işten el çektirildiğini, hem davalı işverenin işçilerin iş sözleşmelerini 13.11.2018 tarihinde feshetmesi, hem işçilere iş sözleşmesinin feshine dair haber vermemesi, hem de hemen ertesi gün sabahında arabuluculuk anlaşması yapmaya zorlamasının muvazaalı davranışlarla işçilerin haklarını aramasını engellemeye yönelik olduğunu, şayet işçiler iş sözleşmelerinin bir gün öncesinde feshedileceğini bilselerdi, ertesi gün iş yerine çalışmaya gelmelerinin hayatın olağan akışına aykırı olacağını, davalı işverence işçilerin haklarını öğrenmesinin önüne geçilmeye çalışıldığını ve işçilerin hızlıca arabuluculuk anlaşması yapılmaya zorlandığını, son celse dinlenen davalı tanığı ve davalı işveren nezdinde insan kaynakları sorumlusu olarak çalışan ifadesinde dava dilekçesindeki iddialarını doğrulayarak; “…13.11.2018 tarihinde de şirket, davacının iş akdini feshetti. Bu olay 13.11.2018 tarihinde akşam saatlerinde olduğu için, paydos saati olduğundan, o gün fesih bildirimi tebliğ edilemedi… ” dediğini, yine aynı davalı tanığının ….. sayılı dosyada verdiği ifadesinde; “…arabuluculuk süreci 14.11.2018 tarihinde başlamış ve bitmiştir…” dediğini, bir diğer deyişle işçilerin iş sözleşmelerinin feshedildiğinden daha önce kasıtlı olarak bilgilendirilmediklerini, işçilerin düşünmesi ve danışmalarının önüne geçilmek amacıyla iş sözleşmelerinin işverence bir önceki gün sona erdirildiğini, davalı tanığının da kabulünde olduğu gibi; arabuluculuk sürecinin aynı gün başladığını ve sona erdiğini, somut olayda ihtiyari arabuluculuğun şartlarının gerçekleşmediği açık olmakla, Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun hükümlerine aykırı uygulama yapılarak işçilerin asıl iradelerinin önüne geçilmesinin amaçlandığını ve HUAK m. 5’te düzenlenen “iradi olma ve eşitlik” ilkelerinin açıkça ihlal edildiğini, daha önceden arabuluculuk nedir duymayan ve bilmeyen, arabuluculuk sonucunda anlaşmanın sonuçlarından bihaber işçilerin, herhangi bir süre tanınmaksızın ve aynı günde birkaç saat içinde arabuluculuk anlaşması yapmaya zorlandığını, işçilerin arabuluculuk sürecini anlamasının ve hukuki sonuçlarının kavranmasının önüne geçilerek herhangi bir dava açmalarının engellenmesinin amaçlandığını ve arabuluculuk süreci hakkında davalı işveren ile aynı oranda bilgiye sahip olmayan işçilere karşı eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini, dinlenen tanıkların, arabuluculukta anlaşılmaması durumunda “bir daha iş bulamazsınız, tazminatınızı alamazsınız, kötü referans veririz, işsizlik maaşı alamazsınız” denildiğini doğrulayarak, işçiler üzerinde baskı ortamı kurularak anlaşmaya zorlandıklarını belirttiklerini, nitekim …… sayılı dosyada, müvekkiliyle aynı gün ve aynı nedenle davalı işverence iş akdi feshedilen tanık……. da aynı hususu vurguladığını, davalı tanığının, aynı doğrultuda verdiği ifadesinde; “Anlaşmayanlara ise kıdem tazminatı ödenmedi” diyerek, iş akdinin işverence haksız şekilde yapılmasına ve bu durumun somut olayda davalı işverenin de kabulünde olmasına rağmen, arabuluculukta anlaşmayan işçilerin kıdem tazminatlarının ödenmediğini belirterek davalı işverenin arabuluculuğu bir tehdit aracı olarak kullandığını, anlaşmayanlara herhangi bir ödeme yapılmayarak anlaşmaya zorlandıklarını açıkça ikrar ettiğini, talimatla dinlenen diğer davalı tanığı ……….. aksi yönde beyanda bulunmuşsa da; dinlenen tanıklarının beyanları davalı tanığı ………. ifadesiyle doğrulanmakla, davalı yanın aksi yöndeki beyanlarının kabulünün mümkün olmadığını, tüm tanık beyanları nazara alındığında; yerel mahkemenin irade fesadı iddiasının kanıtlanamadığı gerekçesinin dosya kapsamına aykırı düştüğünü, davalı tanığı, işçilerin iş sözleşmelerinin birer gün önceden feshedildiğini, fakat işçilere bildirilmediğini ikrar ettiğini, iş sözleşmesinin feshinin anlık alınan bir karar olmadığını, davalı işverence planlı bir organizasyon halinde arabulucu dahi temin edildiğini, bir diğer deyişle, bir saat içinde tüm işlemlerin başlayıp bitmesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, arabuluculuğun yangından mal kaçırır bir halde yapıldığının anlaşıldığını, arabuluculuk anlaşması ile anlaşmayanlara alacaklarının ödenmeyeceği söylenerek, bir baskı ve tehdit aracı olarak kullanıldığını, hayatında ilk defa arabulucu ile karşılaşan işçilerin eğitim düzeyi ve ailesel durumlarının göz ardı edildiğini, müvekkilinin ortaokul mezunu olup, arabuluculuğun ne olduğunu, arabuluculuğun yasal sonuçlarını, anlaşma veya anlaşmama halinde ne olacağını bir anda hemen kavramasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, arabulucunun dahi davalı işverence seçildiğini, müvekkili ve diğer işçiler arabuluculuk kurumunun ne olduğunu bilmediklerinden dolayı arabulucunun tarafsız ve bağımsız olması gerektiği ilkesinden de habersiz olduklarını, ki bu yüzden işverence temin edilen, tarafsız olmayan arabulucuyu sanki devletçe görevlendirilmiş gibi algıladıklarını, davalı işveren tanıklarının da kabulünde olduğu üzere, arabulucu ile hiç yalnız görüşemeyen işçilere, diğer işveren yetkililerinin de bulunduğu aynı ortamda tüm belgelerin imzalatıldığını, işçilerin arabuluculuk anlaşması yönünde iradelerinin fesada uğratıldığını, arabuluculuk nedir bilmeyen işçilere yönelik Türk Borçlar Kanunu m. 36’da düzenlendiği şekliyle aldatma koşullarının gerçekleştiğini ortaya koyduğunu, davalı tanıklarının ikrarlarının neden değerlendirmeye alınmadığının gerekçeli kararda belirtilmediğini, 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 9/2. maddesine göre, “Arabulucu olarak görevlendirilen kimse, tarafsızlığında şüphe edilmesini gerektirecek önemli hal ve şartların varlığı halinde, bu hususta tarafları bilgilendirmekle yükümlüdür”. T.C. Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Daire Başkanlığı’nın hazırladığı Arabulucular Etik Kurallarının 4. maddesinde, arabulucu ile taraflar arasında herhangi bir menfaat ilişkisi veya çatışmasının bulunmaması gerektiğinin açıklandığını, arabulucunun kendisi tarafından makul koşullarda bilinebilecek ve tarafsızlığı hakkında şüphe uyandırabilecek doğmuş veya doğabilecek menfaat ilişkisi veya çatışmasının varlığı halinde mümkün olan en kısa süre içinde tarafları bilgilendirmesi gerektiğini, Yargıtay kararında özetle; gerçek olmayan durumların yansıtılması, arabuluculuk tutanağına bir ibraname niteliği kazandırılmaya çalışılması, arabulucunun işverence belirlenmesi nedeniyle tarafsızlığın söz konusu olmadığı, ortada geçerli bir arabuluculuk anlaşmasının olmadığının vurgulandığını, somut olayda da benzer şekilde; işçilerce daha önceden bilinmeyen ve tanınmayan, bu haliyle de tarafsızlığı konusunda şüphe uyandığı, arabuluculuk tutanağında toplu bir rakam belirtilmesi suretiyle hangi alacak kalemi için ne kadar ödendiğinin belirtilmesinden kaçınıldığı, muğlaklık yaratarak göz boyamaya çalıştıkları, müvekkilinin hiçbir şekilde arabuluculuk sırasında söz almamış ve konuşmamışken, sanki söz almış gibi işçinin söz alarak işe iade davası açmayacağını beyan ettiğinin yazıldığı, tazminat bordrosunda özel kesintiler toplamı adı altında bir kısım kesintiler yapıldığı ve bu kesintilerin herhangi bir anlamının olmadığı ve böylece hak tutarına nazaran eksiksiz ödeme yapılmadığı, yani işçilerin haklarının tam karşılığının ödenmediğinin açık olduğunu, tüm dosya kapsamı ve yakın tarihli Yargıtay kararı bütün olarak nazara alındığında; irade fesadı hallerinin kısıtlı yorumlanmaması gerekliliği, işbu dava bakımından arabuluculuk anlaşması ile işçilerin hileye düşürüldüğü; hilenin (aldatma), genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma yahut devamını sağlamak şeklinde tanımında belirtilen unsurların somut olayda gerçekleştiği, tanıkların da ihtiyaçları olduğu için mecburen imzaladıklarını belirttiklerini, çalıştığı süre boyunca müvekkilinin ücretlerini fiili çalışmaya uygun olarak ödemeyen, kayıtları usulüne uygun bir şekilde düzenlemeyen davalı işverenin ispat yükümlülüklerini de yerine getiremediğini iddia ederek kararın istinaf incelemesi neticesinde ortadan kaldırılarak, davanın kabulünü talep etmiştir.
DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ ve HUKUKİ SEBEPLER:
Dava, feshin geçersizliğinin tespiti ve işe iade talebine ilişkindir.Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, karara karşı davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
Dairemizce istinaf incelemesi HMK 355. ve 357. maddeleri gereğince istinaf sebepleri ile bağlı olarak ve kamu düzenine aykırılık hususları da gözetilerek yapılmıştır.
6100 sayılı HMK’nun 353/1-a.6 maddesi hükmüne göre, “Mahkemece tarafların davanın esası ile ilgili olarak gösterdikleri delillerin hiçbiri toplanmadan veya gösterilen deliller hiç değerlendirilmeden karar verilmiş olması” halinde esas incelenmeden kararın kaldırılmasına ve davanın yeniden görülmesi için dosyanın kararı veren mahkemeye gönderilmesine karar verilmesi zorunludur. Yargılama sırasında kural, tarafların esasa etkili tüm delillerinin ilk derece mahkemesince toplanıp ortaya konulmasından sonra delillerin değerlendirilerek maddi vakıanın ispat edilen ve edilemeyen kısımlarının ortaya konulması ve sonuca gidilmesidir. Bu noktada ilk derece mahkemesince her bir dava ile ilgili esasa etki eden delillerin tamamının toplanması ve toplanan delillerin her birinin değerlendirilmesi ve ulaşılacak sonuca göre karar verilmesi zorunludur. Taraflar arasında ihtiyari arabuluculuk anlaşmasının geçerliliği konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. Dosyada mevcut arabulucu nezaretinde düzenlenen anlaşma belgesinin iş sözleşmesinin 13.11.2018 tarihinde sonlanması üzerine ertesi gün arabulucu ile birlikte görüşüldüğü ve düzenlendiğinin belirtildiği, tutanak içeriğinden arabuluculuğa işveren vekilinin başvurduğu, anlaşmanın nerede ve ne şekilde sağlandığı konularının belirtildiği, kıdem ve ihbar tazminatı, aile yardımı, çocuk yardımı, ikramiye, yakacak yardımı, yıllık ücretli izin, fazla mesai, hafta tatili, ulusal bayram genel tatil ücretleri, bakiye ücret ve prim bedeli toplamından oluşan ……….TL’nın işçinin bankadaki ücret hesabına en geç 23.11.2018 tarihinde ödeneceği, işverenin, işçinin işten çıkış kodunu işsizlik sigortasından yararlanacağı şekilde kod 4 olarak kodlayacağı, işçinin zikredilen bedel ve işbu anlaşma mukabilinde herhangi bir işe iade davası açmayacağını beyan ederek son tutanağa bu hususun da yazılmasını istediği ve yazıldığı, arabuluculuk ücretinin işverence ödeneceği yönünde ibare bulunduğu anlaşılmaktadır. 6325 sayılı Arabuluculuk Kanunu’nun 1. maddesinin ikinci fıkrasında “Bu Kanun, yabancılık unsuru taşıyanlar da dâhil olmak üzere, ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri iş veya işlemlerden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarının çözümlenmesinde uygulanır. Şu kadar ki, aile içi şiddet iddiasını içeren uyuşmazlıklar arabuluculuğa elverişli değildir.” hükmü düzenlenmiştir. Diğer taraftan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 420. maddesinin ikinci fıkrasında “…ibra tarihi itibarıyla sözleşmenin sona ermesinden başlayarak en az bir aylık sürenin geçmiş bulunması, ibra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi, ödemenin hak tutarına nazaran noksansız ve banka aracılığıyla yapılması şarttır. Bu unsurları taşımayan ibra sözleşmeleri veya ibraname kesin olarak hükümsüzdür.” düzenlemesine yer verilmiştir. 6098 sayılı TBK’nun bu düzenlemesi emredici niteliktedir. Bu düzenleme nedeni ile işveren ve işçi arasında, işçilik alacakları konusundaki uyuşmazlığa ilişkin arabuluculuk tutanağının düzenlendiği tarih ve ibra beyanının içeriği dikkate alındığında, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri bir zamanda uyuşmazlık konusu olmadan ve işçinin başvurusu bulunmadan ibra niteliğinde arabuluculuk tutanağı düzenlemişlerdir. Alınan bu ibra niteliğindeki tutanak, tarih ve içeriği itibari ile arabuluculuğa ve niteliği itibari ile de cebri icraya elverişli değildir. Dosya içinde davacı işçinin ihtiyari arabulucuya başvurusuna dair bir belgeye rastlanmamıştır. Bununa aksine davacı işçi iş sözleşmesinin işveren tarafından feshedildiğini, bu iradesini gizlemek için arabuluculuk sözleşmesi yapmak istediğini, belgeye Türk Borçlar Kanunu’nun 420. maddesine aykırı şekilde ibraname niteliği kazandırılmak istendiğini iddia etmiştir. Davacı tanığı ………. “davacı ile aynı zamanda iş akitlerimiz fesh edildi, bir gün önce bizim iş akitlerimiz fesh edilmiş, ancak bize herhangi bir fesih bildirimi yapılmadı, ertesi gün toplamda on işçiyi toplantı odasına çağırdılar, hepimiz toplantı odasının önüne gittik, herkesi teker teker içeri aldılar, davacı içeri girdiğinde ben yanında değildim, bu nedenle orada ne konuşulduğunu bilmiyorum, ancak ben içeri girdiğimde 6-7 kişi vardı, arabulucu olduğunu söyleyen iki üç kişi önümüze bazı kağıtlar koydu, bunlara imza atmazsan bir daha iş bulamayacağını, haklarımı almam için uğraşmam gerektiğini söylediler”, davacı tanığı……….. “davacıyla aynı gün işten çıkarıldık, biz 14/11/2018 tarihinde iş yerine geldik, saat 08:00 de kartımızı bastık, bir saat içeride çalıştık, bir saat sonra posta başı gelerek beni içerden çağırdıklarını söyledi, idareye gittiğimde idarenin önündeki bahçede yaklaşık 19 işçi vardı, herkesi tek tek içeri alacağız diyerek bizi beklettiler, davacı içeriye tek girdiği için orada ne konuşulduğunu bilmiyorum, ben içeriye tek başıma girerken önce telefonumu çekmeceye insan kaynakları koydurdu, içeriye girdiğimde 4 veya 6 kişi vardı, birisinin arabulucu olduğunu söylediler, bizim insan kaynakları müdürümüzde ordaydı, arabulucu bize kendini tanıttı, elimize bir kağıt verdi, bunu imzalarsanız birşey yok dedi, ama ben imzalamayacağımı söyledim, arabulucu beni tehdit etmeye başladı, tazminatınızı alamazsınız, hiç bir yerde iş bulamazsınız gibi şeyler söyledi, bende mecburiyetten bunu imzalamak durumunda kaldım, zaten imzalamadan önce okumama dahi izin verilmedi, dışarıya çıktığımda okudum, bizimle aynı durumda olup bu kağıdı imzalamadan çıkan Musa isimli bir arkadaşımız olmuş, ben arabulucuyu daha önce hiç görmemiştim, içeri girince gördüm, arabuluculuk sürecinde önce bir bilgilendirme yapılmadı, sadece arabulucu kendisini ben arabulucu avukatım diye tanıtıp önüme bir kağıt koydu, bu kadar tazminat alabilirsin dedi, ben imzalamıyorum deyince de tazminatını alamazsın, işsizlik maaşı alamazsın, hiçbir yerde iş bulamazsın diyerek tehdit etmeye başladı, bende mecburiyetten imzalamak durumunda kaldım, benim normalde …….. TL kıdem tazminatı almam gerekiyordu,………. TLsini kestiler,……….. TL para ödediler” şeklinde beyanda bulunmuştur.Davalı tanığı……….. “Ben iki yıldır, davalıya ait ………..’ de bulunan iş yerinde……………olarak çalışıyorum. Davacı da, aynı yerde …………… bölümünde işçi olarak çalışıyordu. Davalı şirket işletmesel bir karar alarak, işçi azaltmasına gitti. 13.11.2018 tarihinde de şirket, davacının iş akdini feshetti. Bu olay 13.11.2018 tarihinde akşam saatlerinde olduğu için, paydos saati olduğundan, o gün fesih bildirimi tebliğ edilemedi. Aynı gün, davacı ile birlikte 10′ dan fazla çalışanın iş akdi aynı şekilde feshedilmişti. 14.11.2018 tarihinde işçileri iş başı yaptırılmadan, …………Merkez’ den gelen yetkililer ve iş yerine ihtiyari arabulucu ile görüşmelere girildi. İşçilere durum anlatıldı. Bu kapsamda stokların arttığı, satışların düştüğü, bu nedenle şirketin işletmesel karar aldığı ve hakları ödenmek koşulu ile işten çıkarılacakları anlatıldı. İki farklı arabulucu işçilerle birebir görüşme yaparak, haklarını anlattı. Ben bu birebir görüşmelere girmedim. Ama içerden çıkanlar arabulucuların haklarını anlattıklarını söylediler. Şirket yetkilileri, kıdem tazminatlarının ne kadar tuttuğunu söyleyip bunların ödeneceğini söylemiş. Bunu kabul edenler ve kabul etmeyenler oldu. Kabul edenlerle ihtiyari arabuluculuk anlaşması imzalandı. Ben bu imzalar sırasında da orada değildim ama ara ara o odaya girip çıkıyordum. Anlaşmayanlardan dava açanlar oldu. Süreç bu şekilde ilerledi. Ben hep koridorda olduğum için, odaya girip çıkan işçilerle birebir görüşüyordum. Bana, içeride kıdem tazminatı miktarının söylendiğini, anlaşırlarsa dava açamayacaklarının söylendiğini bana anlattılar. Bazı işçiler paraya ihtiyacı olduğu için hemen parayı almak istediğinden anlaşmayı imzaladığını söyledi. Davacının bu konuda bana bir şey söyleyip söylemediğini hatırlamıyorum ama genel olarak süreç bu şekilde gitti. İhtiyari arabuluculuk tutanaklarının birer sureti de işçilere verildi. Zaten orada açıkça anlaşıp anlaşmadıkları yazıyordu. Biz de buna ilişkin olarak, anlaşan kişilerin kıdem tazminatlarını iki gün içinde banka kanalıyla ödedik. Anlaşmayanlara ise kıdem tazminatı ödenmedi. Onlar işe iade davası açtılar, arabuluculuk görüşmesi yapılan odada iki arabulucu vardı. Ayrıca şirketimizden İnsan Kaynakları Müdürü…………, Endüstriyel İlişkiler Yöneticisi………. ve şirketimizin avukatı………… vardı. Tüm gün boyunca bu görüşmeler devam etti. Çünkü, bazı işçiler avukatları ile görüşmek istedi. Kimisi ailesine sormak istedi. Arabulucular herkese düşünmek istiyorsan diyerek 10-15 dakikalık süre verdi. Ben işçilerin odadan çıkıp telefonla konuşup kabul ediyorum diyerek odaya girdiklerini bizzat gördüm ama davacının bu şekilde bilgi alıp almadığını hatırlamıyorum. İşçilerin yıllık izinlerinin tamamını kullanmaları ama izne ihtiyaçlarının olması halinde bir sonraki yılın izninden, önceden borçlanarak kullandırılıyordu. Bu şekilde hak etmeden kullanılan yıllık izni olan işçilerden, hak etmeden kullanılan gün kadar bordrolarından kesinti yapıldı. Çıkış işlemleri bu şekilde yapıldı” şeklinde beyanda bulunmuştur. Davacının arabulucuya usulüne uygun bir başvurusunun olmadığı, yapıldığı belirtilen görüşmelerde, ondan fazla işçiye aynı şekilde sırayla iş yerinde belgelerin imzalatıldığı, Türk Borçlar Kanunu’nun 420. maddesinde aykırı şekilde ibra etkisi kazandırılmaya çalışıldığı, tazminat ve alacaklarla ilgili olarak delil oluşturma ve dava açma yasağı oluşturma yönünde çaba içine girildiği anlaşılmaktadır. Bütün bu işlemlerin usulüne uygun bir arabuluculuk başvurusunun ve görüşmesinin yapılmadığı gibi mevzuat hükümleri çerçevesinde arabuluculuk anlaşma belgesinin düzenlenmediği sonucuna varılmaktadır. Tüm bu tespitler karşısında; dava tarihi itibariyle taraflar arasında 6325 sayılı Kanun hükümleri dikkate alındığında, yapılan işlemler geçerli ihtiyari arabuluculuk faaliyeti olarak nitelendirilemez. Kanun hükümlerine göre usulüne uygun bir başvuru olmadığı, arabuluculuk görüşmelerinin hiç yapılmadığı da iddia edilmekle ve mevzuat hükümleri çerçevesinde usulüne uygun, geçerli bir tutanak düzenlenmediği ve dava tarihi itibari ile zorunlu arabuluculuk şartının yürürlüğe girdiği de dikkate alınarak, davaya konu iş sözleşmesinin feshinin geçersizliği ve işe iade talebi yönünden işin esasına girilerek sonuca gidilmesi gerekirken, hukuken geçerli bir anlaşmanın varlığı kabul edilerek “arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılan konularda dava açılamayacağı” yönündeki gerekçeyle davanın reddi hatalı olup belirtilen yönlerden öncelikle davacının anlaşma veya davacının işten ayrılma iradesi bulunmadığı iddiası konusunda gerekli araştırmaya gidilmesi, toplanacak deliller, dosya içeriği ile benzer mahiyetteki İzmir İş Mahkemelerinde görülen dava dosyaları kapsamları da değerlendirmeye tabi tutularak sonucuna göre zorunlu arabuluculuk evrakları da incelenerek ve işin esasına girilerek karar verilmesi gerekmektedir.
Yukarıdaki gerekçelerle davacının istinaf başvurusunun usulden kabulü ile HMK’nun 353/1-a-6 maddesi gereği taraflarca bildirilen deliller toplanmadan ve hiç değerlendirilmeden eksik inceleme ile karar verilmesi nedenleriyle sair istinaf sebepleri incelenmeksizin İlk Derece Mahkemesi kararının ortadan kaldırılmasına ve yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın İlk Derece Mahkemesine iadesine karar verilmesi gerekmiştir.
(….)
Dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda 6100 sayılı HMK’nun 353/1-a-6 maddesi gereğince KESİN olarak 21/10/2019 gününde oy birliği ile karar verildi.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz